BURASI BİZİM FEYSİMİZ

1 Posted by - 27 Temmuz 2015 - Ana Sayfa, Genel

Eskisi kadar yazmıyor, okuyamıyorum. Bundan her gün rahatsız olsam da yapacak bir şeyim şu an için yok. Yeni bir ülkede yaşamaya ve yeni şeyler öğrenmeye çalışıyorum. Bu öğrenme sürecinde uçmaya çalışan bir balon gibi bazı ağırlıkları atmak gerekti. Bunun geçici bir durum olduğunu bildiğim için çok fazla takılmamaya çalışıyorum.

Her günüm okula yeni başlayan bir çocuğun yaşadığı hayranlığa yakın bir tonda geçiyor ve her gün yeni şeyler öğreniyorum. Yeni bir ülkede tutunmaya çalışırken, kendi ülkemden de kopmamaya çalışıyorum. Çalışıyorum diyorum çünkü ülkeye tutunmak çok zor. Gündemi takip etmek her zaman zordu ama sanki buradan bakınca olmayacak işlerin olduğuna tanıklık ediyorum. Sanki gerçeklikten çok uzakta olan bir yere bakıyorum…

Amacım siyasi analiz yapmak değil. Benim takip ettiğim aynı vatandaşlığı taşıdığım insanların davranışları. Ve bunu uzaklardan yapmak benim için hem daha eğlenceli hem de daha ağrılı oluyor.

” Facebook arkadaşlarımın %50’sinin aptal olduğunu düşünüyorum.”

Eşim dostum beni hasta sanıyor… Tıpkı o şarkı sözündeki gibi bunlardan bahsedince beni gerçekten hasta zanneden yakınlarım var. Akıl hastası hem de. İnsanın en önemli yeteneklerinden biri olan ve bilgiye, yeniliklere erişimine imkan veren sorgulama duygusunu bir kenara atmamı bekliyorlar. Garip…

Bir kaç hafta önce yukarıda yazan cümleyi paylaştım. Belki şaka yaptığımı zannedenler oldu ama ciddiydim. Hatta iyi niyetli bir şekilde oranı düşürmüştüm. İş bu yazı bu konuya açıklık getirmek için yazılmıştır. Haydi detaylara inelim…

Keyf yapmaktan ölen bir millet…

Öncelikle şunu belirtmeden geçemeyeceğim. Evlerinizde her gün içtiğiniz kahvenin, ayda en az 10 kere yediğiniz o dandik yemeklerin hiç bir “keyfi” yok canım kardeşlerim. İnsanların temel ihtiyaçları olan şeylerden niçin çok özelmiş gibi bahsediyorsunuz hiç düşündünüz mü? Ben düşündüm! Çünkü yaşadığın ülkede “keyf” yapma lüksün yok senin! Sana ait olan Anayasal hakların bile senden alınmışken, senin neyine lan “keyf”? O sebeple normal yaşantımızın birer parçalarına “keyf” verici madde gibi davranıyoruz.

Sosyal medya kulların dev aynasıdır…

Öyle bir ülke düşün eğitim sistemi çökeli yıllar olmuş. Okul denilen cezaevlerinde verilen eğitim kalitesi neredeyse yok denecek vaziyette. Kendi fikirlerini ifade etmeye çalışan çocukların aşağılandığı, dövüldüğü bir yerde “eğitim” kelimesinin tedavülden kaldırılması lazım. Bu yetiştirme çiftliklerinde yetiştirilmiş insanlar yıllarca mal mal bekledi, daha sonra birden sosyal medya diye bir yer keşfettiler. Hayatlarının bir saniyesinden bile kısa bir anını fotoğraf makinesi ile yakalayıp, olmadıkları biriymiş gibi davrandılar. Sonra insanlar bunları beğendi, yorum yaptı, kendi arkadaşları ile paylaştı. Yıllarca adam yerine konmayan insanlar kendilerini gerçek birer birey gibi hissettiler. Ve işte kıyametin habercisi sur’a o an üflendi.

Sosyal medya kullanımı halkımız tarafından o kadar yanlış anlaşıldı ki, anlatmaya çalışsam yıllar alır. Ben konunun uzmanı değilim. Konu hakkında bir kaç konferans ve eğitime sırf spor olsun diye katılmış sıradan biriyim. Lakin arkadaş bir durun yahu…

Sevgili mi yaptık? Hemen o an at sosyal medyaya! Aşkım de! Beylik lafları çak altına. Emoji kullan. İki gün sonra havası sününce balon aşkımızın, bu sefer de aforizma sıç! Karşı tarafı kahpelikle suçla.

Hiç bir özelliği olmayan klasik Türk ailemizi, o televizyonda gördüğün aptal dizilerdeki gibi büyük, önemli ailelerin yerine koy. Çöplerin sokakta leş gibi beklediği, apartmanın merdiveninden ampülün çalındığı o evlerimiz Foursquare’de “malikane”, “şato”, “residence” (ki bu kelime normalde bildiğin ev demek. Onu bile çaktılar bize!) olarak tanıttık.

Hatta bokunu çıkarıp iki güne ölmesi beklenen yaşlı akrabalar ile fotoğraf çekip bunu paylaştık. Yetmedi ölüm haberini aldığımız yakınlarımıza methiyeler döktük ama onu da 140 karaktere sığdırmak zorundaydık. Çünkü tüm Dünya bize karşıydı, bunu eğitim aldığımız okullarda öğretmişlerdi. Mezarlıktan fotoğraflar paylaştık. İnsanlar beğendi. Neyi beğenmişlerdi peki? Ölen yakının ölmesi olamazdı. Önemli değildi, beğenmişlerdi işte!

4. Dünya savaşını bilmem ama 3. Dünya savaşı Selfie çubukları yüzünden çıkacak!

Selfie çubukları ise Yıldız Savaşlarındaki ışın kılıçları gibi hepimizin elinde, belinde, çantasındaydı. Her yerde kullandık! Hatta selfie çubuğu ile selfie çubuğumuzun olduğunu göstermeyi bile başardık. Çünkü bunu herkese göstermemiz lazımdı.

Adlarımızın önüne TC, AK, KARA gibi sıfatlar koyduk. Yıllarca devletin bizi fişlemesi az gelmişti bize. Daha fazla olmalıydı. Biz gerekeni yapardık. Hem burası bizim feysimizdi. Beğenmeyen giderdi! Fanatizmi bile daha ileri bir seviyeye taşıdık. Tuttuğumuz takımlar için diğer takımı tutan arkadaşlarımıza lafı koyduk. Ohh rahatlamıştık. Yıllarca aynı yollarda kutu kolayı ezip maç yapmamız önemli değildi. O gerçekten keyifli maçları beğenen yoktu. Oysa burdan lafı bir koyunca beğenenler oluyordu. Hatta kesmedi o aptal maçı kazanamadığında kendi takımımıza küfrettik. Çünkü en büyük taraftar, futbolcular sahtekardı.

Bahattin diye, Sebastiyan diye aptal sosyal medya fenomenleri yarattık. Ah ne acı kahramanlara ihtiyaç duyan milletlere demişti birileri bir zamanlar. Çünkü biz komik değildik ama olmalıydık. Bunları paylaşarak komik olabilirdik. “Biber acı. Hayat acı. O zaman hayat biber.” Bundan öteye gitmeyen saçmalıkların peşine düştük.

Baby showerlar, kına geceleri, düğünler, doğum günleri… O aptal bir kağıttan çerçevenin içine girmek zorunda bırakıldık. Neden diye sormadı kimse, soramadı. Çünkü birileri bunları yapıyor ve çok eğlendiğine dair tweetler atıyor, paylaşımlarda bulunuyordu. Biz daha çok eğlenmeliydik! Gerekirse o çerçeveyi götümüze sokacak ama daha çok eğlenecek ve daha çok beğeni alacaktık. Olmaz ise o Instagram fotoğrafını kaldırıp, sabah trafiğin yoğun olduğu saatte tekrar koyacak ve şansımızı tekrar deniyecektik.

Hayattaki en büyük başarımız mutsuz evliliklerimizden edindiğimiz çocuklarımızdı. “İlişkimiz duraklama dönemine girince çocuk yapmaya karar verdik.” Bravo! Aşk ile yapılan çocukların güzel bebekler olarak doğdukları söylenir. İşte koca Türk milleti olarak çirkinliğimizin altında yatan yegane sebep bu. Duraklama dönemi hasatlarıyız… Bu çocuklara bile sahip olmanın değil sahip olup paylaşmanın verdiği hazzı sevdik. Çocuk mu oldu? Hemen adının ardında onun adını yaz. Eşinin hiç önemi yok! Gebersin o! Önemli olan bebek. Her yaptığını, sanki dünyada bir tek o yapıyormuş gibi paylaş. Çocuk yetiştirmek mi? O bizim işimiz. Daha yeni saçma bir Facebook grubunda aptal bilgiler edindik. O kadar ilgiliydik ki 3 yaşında çocuğun eline sabah akşam iPad’i verdik. Dışarı çıktık önüne McDonalds’tan çocuk menüsünü koyduk. Adı üstünde çocuk menüsü daha ne olacak ki? Hem yanında süt de var. Ah ne kadar iyi ebeveynleriz.

Yıllarca aman siyasi olma evladım diye yetiştirilimiştk. Apolitik bir millettik. Seçimden seçime, kahveden kahveye siyaseti takip ediyor, geri kalanında adına siyasetçi denmiş profesyoneller tarafında yolunuyorduk. Ama sıkıntı yoktu! Adam çalıyor ama çalışıyordu… Sonra baktık ki burası bizim feysimiz. Politize olduk. Milliyetçiliği en çok biz yaşadık. İki bayrak, bir şehit anasını paylaştık. Dağlardaki tüm teröristler helak oldu! Sosyalist isek iki Marx, bir Che ile dünyaya eşitliği biz getirdik. Atatürk’ü dünyanın en beğenilen sayfası yaparak dosta düşmana ne büyük bir millet olduğumuzu gösterdik. Daha ne yapalım ki? Mark Zuckerberg bile Atatürk’ün ne kadar büyük bir lider olduğunu anladığı için Facebook’ta ona hakaret eden sayfaları hemen kapatıyordu. Adamı maaşa bağlamıştık… Osuruktan bir hashtag ile Trending Topic olmak yetiyordu. İki saçma tweet ile halkların kardeşliği de gelirdi ama ona daha vardı. Şimdi torrentten indirdiğimiz pornoları kontrol etmeliydik.

Bence yazılan her şeyin kaynağı mutsuzluk. Borges

Doğruydu. Gerçekti. Mutsuzduk. O kadar mutsuzduk ki kendimize yeni karakterler yarattık. Olmadığımız insanlar gibi davrandık. Gündüz Vassaf’ın dediği gibi; Başkalarına cahil deme küstahlığını kendisinde gören 21. yüzyılın bilgili insanı, her şeyin fiyatını bilip hiçbir şeyin değerini bilmeyen biriydi.

Ve durmayacaktık. Düzelmek bir yana, daha da ileri gidecektik. Çünkü abartmak da bizim işimizdi. Tarihe kendi kendilerini yok etmiş bir millet olarak geçecektik.

Hala şans var mı diye sorarsanız bence yok. Ne yazık ki ben kendimden ve vatandaşlarımdan çoktan vazgeçtim. Umarım yanılır ve buradan bu yazdıklarıma istinaden bir tekzip metni yayınlamak zorunda kalırım. O zamana kadar uzaklardan izlemeye devam…

Sayonara…

1 Comment

  • Ahmet 01 Kasım 2016 - 08:49 Reply

    Ortak acıları yaşadığımız insanları görmek insanı ümitlendiriyor. Zamanın birinde bende biraz daha iyimserini yazmıştım http://www.notdefteri.net/internet-ve-sosyal-medyayi-nasil-kullaniyoruz/ Lakin gün geçtikçe düzeleceğininden ümidimi kesmeye başladım. Farkındalık açısından blog yazarlarının bu tarz yazıları önemli. Hiçbir şeyi değiştirmese bile.. İyi çalışmalar..

  • Leave a reply

    Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.