Another Tale of Two Cities

0 Posted by - 30 Mart 2013 - Ana Sayfa, Genel, Gez - Gör - Ye

Yazının başlığını Charles Dickens‘tan arakladığımı söylememde fayda var. Uzun zamandır okunacak kitaplarımın arasında bulunan bu kitabı hala da okuyamadım, ama konu ile alakalı başlık olarak kullanmama engel teşkil ettiğini düşünmüyorum. Mart ayında iş vesilesi ile önce Ankara’yı ziyaret ettim. Pek memnun kalmadığımı daha öncede belirttim. Ankara Anadolu kulüplerinden milyon eurolara transfer edilmiş yıldız adayıydı benim gözümde. Yapması gereken patlamayı asla yapamadı ve geldiğinin aksine, sessiz sedasız başka bir Anadolu kulübüne gitti. 28 Martta ise başka bir başkente geldim. Amerika’nın Ankara’sı diye bahsedilen, devlet kurumları ve müzeler ile baştan aşağı örülmüş Washington D.C.ye. İş bu yazı, okuyanlara burası ile alakalı bilgi vermek için yazılmış olup, en az 10.000 dolarlık bir know-how içermektedir.Yolculuğun ve gezinin ince ayrıntılarından bahsedeceğim için bir hayli uzun bir yazı olacağını baştan belirtmem lazım. Hatta tek parça da olmayacak sanırım. Sonuçta olur da bir gün yolunuz buraya düşerse, “aman ne yapayım? nasıl yapayım?” diye vakit kaybetmeden günlerinizi geçirmeniz okuduklarınızdan sonra daha kolay sağlanabilir. Şimdi lütfen koltuğunuzu dik duruma getirin, masanızı kapatın ve kemerinizi bağlayın.

Bu klasik uçak anonsunun ardından konuya ulaşımdan başlamakta fayda var. THY Washington D.C.’ye direk uçuş ile geliyor. 11 saate yakın bir uçuş süresi sizi korkutmasın, yol bir şekilde geçiyor. TK 0007 numaralı Airbus A340 ile Atatürk hava limanından 13:30 itibari ile havalandık. Uçakta bulunan Denizbank kafilesi, Türk insanının grup psikoloji ile ne kadar çirkinleşebileceğini bir kez daha bize kanıtladı. Maaş aldığım banka olmasına rağmen diyeceğim şudur; “Seni hiç sevmedim Denizbank, babanı da sevmezdim…”
Uçak havalandıktan sonra size Amerika’ya girişte kullanacağınız iki adet form dağıtılıyor ve bunların doldurulması isteniyor. Formların çok bir olayı yok. Ad, soyad, doğum tarihi, pasaport numarası gibi genel bilgileri içeriyor. Bir de üzerinizde 10.000 dolardan fazla para varsa bunu belirtmeniz isteniyor. Formları doldurduktan sonra pasaportunuzun içine sıkıştırıp önünüzde bulunan ekranı kurcalamaya başlıyorsunuz. Film, müzik, yol haritası gibi hizmetleri sunan ekran yol boyunca en sıkı dostunuz oluyor. Ben filmlerin içinde I, Robot‘u bulunca inanılmaz mutlu oldum. Lakin The Dark Knight Rises‘ın Çince altyazıılı ve korsan oluşu beni benden aldı.

20130330-115842.jpg

Siz önünüzdeki ekranı kurcalarken içki ve fındık servisi fırtınadan önceki sessizliği bozuyor. Biz uçağın neredeyse en arka tarafındaydık. Benim koltuğum 34. sıradaydı ve şansıma yanımda kimse oturmuyordu. Gayri resmi yollardan aldığım bilgiye göre uçakta 223 yolcu vardı ve 13 koltuk boştu. Ne mutlu ki bu boş koltuklardan biri de benim yanıma düştü. Cem Yılmaz’ın anlattığı cep telefonu hikayesinin bir tekrarına yine, yeni ve yeniden şahit oldum. İnsanlar telefonlarına o kadar bağlanmışlar ki, onu kapatmak kendilerine inanılmaz zor geliyor.

Ben ilk içkimi biradan yana kullandı. Soğuk biramı yudumlarken, sağlam bir türbülansa kapıldık. Kaptan pilotumuz türbülansın ardından bize konuyu çok güzel açıkladı ve ölümün bile hayırlısının gerektiğini bir kez daha düşündürttü. Bu arada ekonomi class gerçekten ekonomi. Çok havalı bir şey beklememek gerekli. Bu uzun uçuşta okumak için benim tercihim Cehenneme Övgü adlı kitaptı. Bir hayli değişik bir kafası var kitabın. Bitirdiğim zaman onunla alakalı da bir şeyler yazmayı düşünüyorum.

20130330-114404.jpg

İçki bittikten kısa bir süre sonra yemek servisi başlıyor. Hatta daha önceden size uçuş boyunca yiyebileceklerinizi içeren ufak bir kitapçık dağıtılıyor. Bu uzun uçuş boyunca iki sefer yemek servisi yapılıyor. İlk serviste Somon Füme Yoğurtlu Börülce Salatası, Cacık, Karnıyarık veya Tavuk Şiş ve Vanilyalı Pannacotta veriliyor. Ben Karnıyarık tercih ettim ve bu tercihimden de pişman olmadım. Verilen yemeklerin hepsi muazzamdı. Özellikle Somon Füme Yoğurtlu Börülce Salatası inanılmazdı! Tek vasat olan pilavdı, onun sebebi de kurumuş olmasıydı. Yemeğin yanında içecek tercihim beyaz şarap oldu.

20130330-120040.jpg

Yemek bittikten sonra herkes gibi içkiye yasladık sırtımızı. Fotoğrafta görülen şaraptan 4 adetcik içip, marine edilmiş bir et kıvamını alıp filmleri izlemeye devam ettim. Bir ara susuzluğumu dindirmesi için (asla başka bir sebebi yok!) hostes hanımdan bir bira rica ettim, biranın bittiğini söylediğinde uçaktaki kapıları sonuna kadar açıp “Havar komşular havar!!!” diye bağırmak istedim. Ama sahip olduğum salon beyefendiliğinden ödün vermeden koltuğuma geri dönüp, inceden kestirmeye karar verdim. 1 saat kadar uyuduktan sonra ikinci yemek servisi ile uyandırıldım. Bu sefer Karides salatası, Penne makarna ve Fırın Sütlaç verildi. Fırın sütlaç o kadar şarabın üstüne, amele yanıklarının üzerine sürülmüş soğuk mandıra yoğurdu gibi iyi geldi.

20130330-120137.jpg

Amerika saati ile 17:30 civarı Dulles hava limanına iniş yaptık. Kaptan pilotumuza buradan bir kez daha teşekkür etmek istiyorum. İnişin ardından en arkada olmanın verdiği dezavantajla herkesin inmesini bekledik. Uçağı terk edip bizi pasaport kontrolünün yapılacağı alana götürmek üzere kamyon-otobüs ve uçak karışımı garip araçlara bindik. Kısa bir yolculuğun ardında pasaport kontrolünün yapıldığı bankolara vardık. Kısa bir bekleyişin ardından Amerikan polisine pasaportunuzu ve uçakta doldurmuş olduğunuz formlardan beyaz olanı veriyorsunuz. Daha sonra sizden parmak izinizi vermeniz isteniyor. Benden sadece sağ dört parmak izi isterken, benden önceki adamdan ayak parmakları hariç tüm parmakların izini aldı. Hatta bir de fotoğrafını çekti. Parmak izinizden sonra beyaz formun bir kısmı pasaportunuza ekleniyor ve bavulunuzu almak için içeriye geçiyorsunuz. Bavulları alıp çıkışa doğru geçerken köpekli polisler bavullarınızı kontrol ediyor. Kontrolden kastım köpek koklayıp geçiyor. Daha sonra çıkıştan önceki son görevliye mavi formu verip kapıya doğru yaklaşmaya devam ediyorsunuz. Hava limanın bir kaç farklı çıkışı var. Eğer taksi kullanacaksanız, alt çıkıştan çıkmanız gerekiyor. Kapıdan çıktığınızda sizi artık her dünya vatandaşının ezbere çizebileceği o meşhur Amerikan bayrağı selamlıyor. Amerika’da veya başka bir ülkede Türk vatandaşlarını tanımanın bir yolu, hava limanından çıktıkları an sigaralarını yakmalarından geçiyor. Benle beraber olan iş arkadaşlarımdan bu ritüelden geri kalmadılar. Ardından taksiye binip, otelimizin yolunu tuttuk.

20130330-120231.jpg

Bizim geldiğimiz tarihte sakuralar açtığından dolayı her yıl yapılan festival başlamıştı. Bu sebeple otellerin tüm odalarının tükenmesi bizi merkezden uzaklara götürdü. Amerika’ya geldiğim ekibin İstanbul’da iyi bir düşmanı olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu otel başka türlü tercih edilemez. Washington D.C. nin kuştepesi diye tabir edilen, afroamerikalı nüfusun çok yoğun olduğu doğu kesimindeki otelimize giriş yaptığımızda Amerikan rüyasının sadece filmlerde olduğunu anladık.

Şimdilik bu kadarı yeterli. Ben müsadenizle dışarı çıkıp bir Tj Maxx‘e gideyim. Bir Georgetown yapayım. Sizin için bir yerler göreyim. Okuduğum kitaptan bir alıntı ile Amerika yazı dizimin ilkine son veriyorum. Sayonara…

“Sözcükler, deneyimleri arttırmak içindir, onları sınırlamak için değil.”

No comments

Leave a reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: